17 Ekim 2013 Perşembe

Karşı Cinslerin Tokalaşması Caiz Midir ?

Yabancı biriyle tokalaşmak; karşı cinslerin tokalaşması caiz midir?

Bir erkeğin kendisine nikâhı düşebilen yabancı bir kadınla; bir kadının da baba, kardeş ve amcaları gibi mahremleri sayılan erkeklerin dışında, diğer erkeklerle tokalaşması caiz görülmemektedir. Bu hususta Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) nasıl hareket ettiği bizim için şaşmaz bir ölçü durumundadır. Efendimiz (asv), kendisine bîat için gelen sahabî hanımlara şöyle buyurmuşlardır:

“Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.”1

Hz. Âişe Validemiz (r.anha) ise Resulullah'da (a.s.m.) gördüğünü şöyle nakletmektedir:

“Resulullahın (a.s.m.) mübarek eli hiçbir yabancı kadının eline kesinlikle değmedi.”2

Hadislerdeki ölçü bu şekilde belirtilmektedir. Bundan dolayı gerek iş hayatında, gerekse ailevî münasebetlerde ve bazı merasimlerde, erkeğin kendisine yabancı bir kadınla veya bir kadının yabancı bir erkekle tokalaşması hususunda bir ruhsat bulunmamaktadır. Ayrıca bu bir zaruret de değildir.

Yani, “Bu zaruri bir haldir” diye, insan gönül rahatlığı içinde bu yasağı işleme yolunu zorlayamaz. “Zaruret”, ancak insanın “muztar” halde kaldığı, haram olan o şeyi yapmadığı zaman canına, malına ve namusuna bir zarar gelebilecekse ve bu durum da kuvvetli bir ihtimalle tahmin ediliyorsa, ancak o zaman yapılır.

Yoksa her akla gelen sıkıntılı bir hal, her karşılaşılan âcil ve ânî bir durumda “Bu zarurettir” diyerek haram olan bir şeyi yapmak ve tatbik etmek gerekir ki, bu, suistimali netice verir. O zaman her önüne gelen kendi ölçülerine göre bir “zaruret” bahanesi ileri sürer, böylece bütün mahzurlu şeyler mübahlaşıverir.

Halbuki mesele böyle değildir. Zaruret, ancak meşru çerçeve içinde kalmanın imkânsız olduğu hallerde söz konusu olabilir. Bir Müslüman, sosyal münasebetlerine zarar vermeden meşru daire içinde kalabilir, yaşayabilir. Öyle ise, “zaruret, mecburiyet” prensibini hatıra getirerek erkeklerin nâmahrem olan kadınlarla, kadınların da yabancı erkeklerle tokalaşmasının, bugün artık zaruret gerekçesiyle tatbik edilmesinin haklı bir dayanağını bulmak, pek o kadar kolay değildir.

Çünkü, böyle bir zaruret yoktur. İnsan yapmadığı zaman ne canına, ne malına, ne de namusuna bir eksiklik ve zarar gelmez. Çevrenin garip karşılayacağı ihtimalinin, kişinin yabancı kadınla tokalaşmadığı an medenî münasebetlerde bir eksiklik olacağı telâkkilerinin, dikkatleri üzerine çekerek “gerici, yobaz” olarak karşılanmanın haklı sebeplerini bulmak mümkün olmasa gerektir.

Bunlarla birlikte Batıdan gelen bu yanlış âdet ve “görgü kuralı” yaygın bir şekilde yerleşmiş durumda. Bunun için nasıl hareket etmeli? Hem inancımıza bir halel getirmeyip mesuliyetli bir duruma düşmeden; hem de bunun dinen bir mahzur teşkil ettiğini tam olarak bilmeyen muhatabımızı kırmadan, incitmeden nasıl davranmalıyız?

Bir kere siz bu hali bir haram olarak biliyor ve inanıyorsanız, -ki öyledir- o zaman bu mahzurlu duruma düşmemek için bir gayret sarf edecek, onu işlemeye meydan vermeyecek, yerine göre hareket etmeye çalışacaksınız.

Başka bir husus; bir fırsatını bularak muhataba bu durumun dinen haram olduğunu söylersiniz. Zaten onun sizi anlayışla karşılaması, fikir ve inancınıza saygılı olması medenî olmanın bir gereğidir. Siz bu hususta tavrınızı belli ederseniz, ileriki karşılaşmalarda meselenin hallolduğunu veya belli bir mecraya girmiş olduğunu göreceksiniz.

Bununla beraber, şayet kişi kendisini mecbur hissediyorsa, tokalaşmayı bir günah olarak bilir de yaparsa, mesuliyetini peşin olarak kabul etmiş olduğundan yine haram işlemiş sayılır. Fakat “Bunda bir mahzur yoktur” diye düşünürse, haramı helâl olarak görmüş olacağından ağır bir vebal altına girmiş demektir.

Bu arada şunu da hatırlatalım: Kadın şehevânî histen kesilmiş yaşta ihtiyar olursa, onunla musafaha yapmada, elini öpmede bir mahzur yoktur. Çünkü, arada hissî bir mahzur kalmamış bulunmaktadır. Ancak erkek kaç yaşında olursa olsun, isterse seksen-doksan yaşında bulunsun, haramlık devam etmektedir.

Kadınlarla tokalaşmaktan dolayı Hanefi mezhebine göre abdest bozulmaz.

Dipnotlar:

1. Neseî, Bîy’a: 18; İbni Mâce, Cihad: 43.
2. Buharî, Ahkâm, 49; İbni Mâce, Cihad: 43.

(Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar) - Sorularla İslamiyet

4 Ekim 2013 Cuma

LEYALİ-İ AŞERE - Mübarek On Gece (6 - 15 EKİM 2013)

Kamerî ayların onikincisi olan Zilhicce ayı, İslâm'ın beş esasından olan hac ibadetinin yerine getirildiği aydır. Bu mübarek ayın 1'inden 10'una kadar olan zaman dilimi "leyali-i aşere", yani on mübarek gecedir. 10'uncu gün ise Kurban Bayramının ilk günüdür.

Kamerî ayların 12'ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm'ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi "leyâli-i aşere", yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı'nın ilk gü

nüdür.

İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:

"Allah`a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce`nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir." (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39)

Demek ki, bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedel olabilir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesine benzetilmesi ise, ayrı bir güzelliktir. Çünkü, Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir.

Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini şöyle ifade ediyor: 

***“Allah'a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce'nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca,her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39) 

*****Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur.Bugünlerde tesbihi (sübhanallah), tahmidi (elhamdülillah), tehlili (lâilâheillâllah) ve tekbiri (Allahu ekber ) çok söyleyin!”(Abd b. Humeyd,Müsned, 1/257) 

*****Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevimli olsun…”(Tirmizi,Savm:52; Darimî, Savm: 52) 


Yine Efendimizden (s.a.v.) harika bir teşvik cümlesi:
"Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!" (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

Tesbih, sübhanallah; tahmid, elhamdülillah; tehlil, lâilâheillâllah; tekbir ise Allahu ekber demektir. Tesbih, tahmid ve tekbirin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu düşünürsek, bugünlerde nafile namazları arttırmanın ne kadar büyük sevap olduğunu anlayabiliriz.

Yukarıdaki hadisi destekleyen şöyle bir rivayet daha vardır: "Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce'nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah'a daha sevimli olsun?" (Tirmizi, Savm: 52; Darimî, Savm: 52)

İbni Abbas`ın şu rivayeti ise, bugünlerdeki ibadetin cihattan bile faziletli olduğunu gösteriyor:

Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

"Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce`nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur."
Sahabeler, sordular:

"Ya Resulallah, Allah yolunda cihat da mı?"
Resulullah (s.a.v.) cevap verdi:
"Evet, Allah yolunda cihat da. Meğerki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka." (İbni Mâce, Sıyam: 39.İbni Hacer, 5:119)

Buna göre, cihada çıkıp malını feda edip kendisi de şehit olan kimsenin ameli bu on gündeki amelden daha faziletlidir.

Arefenin yeri başkadır !

Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa, hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise bambaşkadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına keffaret olur." (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 457)

Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, Arefe günü kardeşi Hz. Aişe'nin (r.a.) huzuruna girdi. Hz. Aişe oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona:

"Orucunu boz" dedi. Hz. Aişe:

"Resulullahın (s.a.v.), 'Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına keffaret olur' dediğini işittiğim halde iftar mı edeyim?" dedi. (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

"Keffaret olur", günahları örter, affettirir, demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah denizinde yüzen ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi? İşte af ve mağfiret fırsatı!

Başka bir rivayette ise Hz. Aişe şöyle demiştir:
"Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir." (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 460)

Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

Efendimiz, bugünün faziletini şöyle anlatır:

"Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse âhiret ile ilgili olarak Allah'tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar."

Yine konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

"Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Allahü Teala o gün, yer ehli ile meleklere karşı övünür ve (Arafat'taki hacıları kast ederek) şöyle buyurur:
'Kullarıma bir bakın. Saçları başları dağınık, toz toprak içinde her uzak ilden bana geldiler. Bu hâlleri ile onlar, rahmetimi ümit etmekteler, azabımdan dahi korkmaktalar. Şahit olunuz, onları bağışladım. Onların yerlerini cennet eyledim.'
Melekler derler ki:
'Onların arasında biri var ki; yalancıktan bu işi yapar. Falan kadın da öyle.'
Allahü Teâla şöyle buyurur:
'Onları da bağışladım.'

Arefe günü olduğu kadar, hiçbir gün cehennemden daha çok azat edilen olmaz."
Bu arada şunu hatırlatalım: Hadislerde zikredilen Zilhicce`nin ilk on gününden maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce`nin onuncu günü Kurban Bayramı'nın birinci günüdür, bugün oruçlu olmak caiz değildir; ancak o gün de ibadet günüdür. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramı'ndan önceki ilk dokuz gündür. On geceye ise, Kurban Bayramı'nın gecesi dahildir. Çünkü geceler önce gelmektedir.
Ayrıca Zilhicce`nin sekizinci gününe "terviye günü" dokuzuncusuna "Arefe günü"; Kurban bayramı gününe (onuncu güne) "nahr=kurban günü", ondan sonraki üç güne de "teşrik günleri" denilmiştir.

Bu günlerde kazası olmayanlar, beş vakit namaza ilaveten nafile ibadetlere de ağırlık vermelidirler. Kazası olanlar ise daha çok kaza namazları kılmalıdırlar.

Bu on günü hangi ibadetlerle değerlendirmeliyiz ?

Her şeyden önce her zaman ve zeminde en vazgeçilmez ibadet olan beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Çünkü, hiçbir nafile ibadet farzların yerini tutamaz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşu ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur'an, istiğfar, salavat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvabin, teheccüt gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

Hatta affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazan'ın son on günüymüş gibi geçirmeliyiz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır.

Arefe günü bin İhlâs Suresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

Bugünlerde milyonlarca mü'min haccetmek için mukaddes topraklara gitmiş, kimi Kâbe'yi tavaf ediyor, kimi ağlayarak dua ediyor, kimi Medine'de Ravza-yı Mutahhara'da gözyaşı döküyor, kimi zikir ve dua ile sa'y ediyor, kimi Makam-ı İbrahim'de gözyaşıyla namaz kılıyor, kimi Mültezem'de af için yalvarıyor? Hepsi kendileri ve mü'minler için af, mağfiret, rıza, tevfik ve hidayet istiyor. Arefe günü ise, hepsi Arafat'a gelmiş, "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk" sadalarıyla asumanı inletiyor, gözyaşıyla kıldıkları namaz ve ettikleri dua ile Rabbimizin rahmetine sığınıyor.

İşte kendimizi hayalen hacda hissetmek, onları izleyerek kendimizi onların içinde saymak yoluyla manevî bir hâl kazanabiliriz. İnşallah dua ve ibadetlerimizin hacıların yaptıkları ubudiyete dahil olmasını ümit ederek ibadet edelim.

Şunu da unutmayalım ki, hadislerde verilen müjdelere nail olmak için o günleri nicelik ve nitelik olarak en üst seviyede değerlendirmemiz gerekir. Böylece bambaşka bir halete bürünür, ibadetin hazzını yaşar, inşallah Kurban Bayramı'na affedilmiş olarak girebiliriz.

-"Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!" (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

- Kamerî ayların 12'ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm'ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. Bu mübarek ayın birinden onuna kadar olan zaman dilimi "leyâli-i aşere", yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı'nın ilk günüdür.

- Bu on günde beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşu ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur'an, istiğfar, salavat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvabin, teheccüt gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

On Günlük İhyanın Püf Noktaları :

- Birçok insan bugünlerin kıymetini bildiği halde günlük işlerin ve ilişkilerin içinde tam bir ihya programı yapamıyor. Ya unutuyor ya dünya işlerine zaman ayırıyor ya da tam istifade edemiyor. Bunun için şu basit, ama etkili tavsiyelere dikkat edin:

- Her yılın Kurban Bayramı öncesi 9 günü ile Kurban Bayramı gününü yani Zilhicce'nin ilk on gününü ajandanıza veya her gün gördüğünüz bir yere not edin.

Bu on gün içinde sizi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durun. Bu tür programları ya öne alın veya erteleyin.

- Seçici olmadan maç, dizi, haber izlemek gibi boş ve sizi ilgilendirmeyen işlere zaman ayırmaktan her zaman kaçının; bu on günde ise daha bir titiz olun.

- Bugünlerde sağlığınıza özel bir önem verin ki, ibadet ve zikirden geri kalmayın. Ameliyat ve uzun tedavileri bugünlere denk getirmeyin.

-Eğer ev hanımı, emekli, yaşlı gibi mesaiye bağlı bir işiniz yoksa bu on günü sanki i'tikafa girmiş gibi dolu dolu geçirin.

- Öğrenci, memur, işçi gibi belirli bir uğraşınız varsa, mümkün olduğu kadar izin ya da tatil günlerinde oruç ve ibadete ağırlık verin.

- İş, okul vs. sizi mutlaka meşgul etse bile aralardaki "ölü zamanları" değerlendirin. Bunlardan kastımız, iş ve okula gidip gelirken, teneffüs, sıra bekleme gibi durumlardaki boş zamanlardır. Bu zamanları Kur'an, salavat, dua, istiğfar ve zikirle değerlendirin.

- Yanınızda sürekli küçük ebatlı bir Kur'an veya bir evrad kitabı taşıyın. Boş zamanlarda birkaç sayfa bile okusanız kârdır.

- Kur'an okumasını bilmeseniz bile, ezberinizde olan sureleri defalarca okumanız büyük sevaptır.

- Bu on gecede daha az uykuyla idare edin ve uykunuzu kaçıracak çay, kahve gibi içecekleri daha çok tüketin.

- On günün tümünde oruçlu olamadıysanız fırsat bulduğunuz gün Cuma'ya denk gelse bile yine oruç tutun. Çünkü, başka günlerde tutmaya imkanı olduğu halde Cuma günü tutmak mekruhtur. Öyle bile olsa, mekruh sevabından biraz eksilir demektir, yoksa hiç tutmayan zaten hiç sevap kazanmamış olur.

- Zaman kazanmak için bayramlık ve kurbanlık alış verişini önceden yapmaya çalışın.

Kaynak : Moral Dünyası Dergisi

29 Eylül 2013 Pazar

KABİR HAYATI

Dünya hayatından sonra, ahiret hayatından da önce fakat ahiret hayatı içinde ele alınması gereken bir başka hayat daha vardır ki o da kabir hayatı veya "Âlem-i Berzah"denilen hayattır.

İnsan için üç hayat vardır:

Dünya hayatı: Ruhun cesetle birlikte yaşadığı içinde bulunduğumuz hayat.

Berzah hayatı: Ruh, dünyada iken içinde bulunduğu cesetten ayrılmış, azab yahutta nimet içinde müstakil hale gelmiştir.

Ahiret hayatı: Ruhların dünyada iken içinde oldukları cesetlere dönmeleri ile meydana gelen son hayat. Görüldüğü gibi Berzah hayatı, birinci hayat ile ikinci hayat arasındadır. Dünya hayatı çalışma, Ahiret hayatı ise çalışmanın karşılığını görme hayatıdır. Bu ikisi arasındaki hayat da, beklemekten ibaret olan Berzah hayatıdır (Âli İmrân, 3/185).

Ölüm anında, ruhlar cesetten ayrılırken rahmet veya azab melekleri vasıtasıyla onlara, hallerine uygun durumlar gösterilir:

"Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura: "Tadın Cehennem azabını. " diyerek canlarını alırken bir görmeliydin..." (el-Enfâl, 8/50, el-En'âm, 6/93-94). Ayetlerde bildirilen azab, ölüm anında kâfir ve günahkârlara yapılan azabtır.

Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde (IV/288, 397) yer alan rivayetlere göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Mümin kul, dünyadan ayrılmak üzere ve ahirete yöneldiği anda ona semadan beyaz yüzlü melekler iner. Yüzleri sanki güneş gibidir. Yanlarında Cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: "Ey güzel ruh, çık ve Rabbi'nin rızasına ve mağfiretine gel. " O da, ağızdan damlayan bir damla gibi çıkar. Kâfir kul dünyadan ayrılmak ve ahirete yönelmek üzere olunca, yanında kaba bir elbise olan siyah yüzlü bir melek gelir, onun görebileceği bir yerde oturur, şöyle der:

"Ey çirkin ruh, haydi çık, Rabb'inin öfkesine ve gazabına gel. Ruh cesedden korkarak ve güçlükle ayrılır."

Ölümden sonra berzah âleminin ikinci makamı olan kabir hayatı başlar. Kabirde ilk zamanlarda ruh cesetle birlikte bulunurlar, beraber azab ve mükâfat görürler. Daha sonra ruh cesetten ayrılır ve müstakil olur. Peygamberimiz (s.a.s.)'in ifadesine göre; "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur. " (Tirmîzî, Kıyâme, 26). Ruhun cesetle birlikte kabirde azap ve mükâfat görmeşinin bir benzeri, hepimizin zaman zaman gördüğümüz acı veya tatlı rüyalardır ki kişi kendisini sonsuz nimetler veya azap içinde görür de bunlar ancak uyanmakla sona erer.

Kabir hayatı hakkında Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Ölüm meleği Mümin kulun ruhunu aldığı zaman melekler onu, göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu alır, bu kefene koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan mis kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: "Bu güzel ruh nedir?" derler. Dünyada iken söylenen en güzel ismini söyleyerek: "Falan oğlu falandır" derler. Dünya semasına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Nihâyet Cenâb-ı Allah: "Kulumu 'İlliyyine' yazınız. " buyurur. Bu, Cennet'in en yüksek derecesidir. "Ben onu yeryüzündeki cesedine iade edeceğim." İki melek yanına gelir ve: "Rabbin kimdir?" derler. Ruh:

"Rabbim Allah'tır. " der. Onlar:

"Dinin nedir?" derler. Mümin ruh:

"Dinim İslâm 'dır. " der. Onlar:

"Bunları sana bildiren nedir?" derler. O da:

"Allah'ın kitabını okudum, ona inandım ve tasdik ettim" der.

Bunun üzerine semadan bir ses gelir:

"Kulum doğru söyledi. Cennet'te makamını hazırlayınız. Onun için Cennet'ten bir kapı açınız. der. " (et-Terğîb ve't-Terhîb,III 369)'teki bir hadiste kâfir kulun ruhunun berzah hayatı hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Ölüm meleği kâfir kulun ruhunu aldığı zaman, melekler bu ruhu onun elinde göz açıp kapayıncaya kadar bırakmazlar. Onu hemen kalın bir elbiseye koyarlar. Ondan yer yüzünde bulunan leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semaya yükseltirler. Meleklerin yanından geçerken: "Bu kötü ruh kimindir?" derler. Melekler, en kötü ismini söyleyerek: "Falan oğlu falandır." derler. Onun için semanın kapısını açmasını isterler, fakat açmazlar." Bu esnada Peygamberimiz (s.a.s.) şu ayeti okudu: "Onlara gök kapıları açılmaz (ruhları göğe yükselmez) ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hiçbir zaman) Cennet'e giremezler." (el-A'raf, 7/40). Allah: "Onun kitabını en aşağı makama yazınız" der. Sonra onun ruhu uzaklaştırılır. Peygamberimiz (s.a.s.) sonra şu ayeti okudu: "...Kim Allah'a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir. " (el-Hacc, 22/31). Ruhu cesede iade olunur da iki melek (Münker ve Nekir*) gelir, yanına oturur ve:

"Rabbin kimdir?" derler. O da:

"Şey şey, bilmiyorum,"der. Onlar:

"Dinin nedir?" derler, o da:

"Şey şey, bilmiyorum,"der. Onlar:

"Size kim peygamber olarak gönderildi? Peygamberiniz kimdir?" derler:

"Şey şey, bilmiyorum,"der. Bunun üzerine semadan bir ses

"Yalan söyledi, Cehennem'deki yerini hazırlayınız." der. Onun için Cehennem'e bir kapı açarlar. Cehennem'in harareti ve kokusu gelir, kabri daralır ve onu sıkıştırır. Çirkin yüzlü ve kötü elbiseli bir adam gelir ve ona şöyle der:

"Sana yazıklar olsun, va'd olunduğun gün işte bu gündür. " Kâfir ruh ona:

"Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi," der. O da:

"Ben senin çirkin amelinim" der. Bunun üzerine:

"Rabbim, kıyameti koparma." der. Sonra kör, sağır, dilsiz ve elinde balyoz olan birisi gelir. Elindeki bu balyozu bir dağa vursa toprak olur, ona bir vurur, toprak oluverir. Sonra onu Allah eski haline getirir, tekrar bir daha vurur. Öyle bir çığlık atar ki insanlar ve cinlerden başka her şey duyar. "

Ruh, kabirde sorulan suallere verdiği cevaplara göre ya İlliyyîne* ya da Siccîn'e* gönderilir. Burada, yeniden diriltilecekleri güne kadar emaneten dururlar. Yeniden dirilme gününde ise Allah'ın emri ile tekrar cesetlere girerler. İyi, kötü, bütün ruhların kendi kabirleriyle alâkaları vardır. Bu alâka ile ziyaretçilerini tanırlar. Nimetlerin lezzetlerini, yahutta cehennem'in acısını yanlarında hissederler. Şehidlerin ruhları ise yeşil kuşlar gibi Cennet'lerde otlar ve Arş'ın altında asılı bulunan kandillere sığınırlar,(en-Nisâ, 4/169) Ayette Allah yolunda öldürülen şehidlerin, gerçekte, ölü olmadıkları, Allah katında Cennet nimetleriyle rızıklandırıldıkları bildirilmektedir. Ayrıca şehid ruhlarının, Cennet'te kendilerine yapılan ikramlar nedeniyle, bir daha Allah yolunda öldürülebilmek için ruhlarının cesetlerine iade edilmesini istedikleri bildirilmektedir. {Salih-i Müslim, VI, 38; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dili Kur'an Dili, II, 1229).


9 Eylül 2013 Pazartesi

İÇKİ İÇMENİN ZARARLARI (AYET VE HADİSLERLE)

Aziz ve Muhterem Mü’minler!

İslam dini, sayacağım beş şeyi korumayı hedef almıştır. Bu beş şeyin korunması istemiş ve emretmiştir.

1. Aklı Koruma, 2. Nesli Koruma, 3. Dini Koruma, 4. Nefsi (Canı) Koruma, 5. Malı Koruma.

Bu sayılan beş hususun korunması itibariyle insan varlığının korunmasıdır. Hayatın devamı ve saygın olan insan unsurunun saygınlığını korunmasını; bunlara bağlı olarak görmüştür.

Hutbemin başında okumuş olduğum ayet-i kerimede Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, kısmet, ok ve zarları (piyango) şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan kaçınınız ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 3/90)
Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (SAV) de hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Sarhoşluk veren her şey şaraptır. Ve her şarap da (içki de) haramdır.” (Tergib ve Terhib, c.3, s.253

"Çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır" (İbn Mâce, es-Sünen, 2/l124) 

Allahü Teâlâ, içki içene, içirene, alıp satana, yapana, saklayana, taşıyana, kendisine götürülene ve parasını yiyene lanet etti. [İbni Mace]

Buğdaydan da, arpadan da, kuru üzüm ve baldan da içki olur. Ne ki sarhoş eder, o haramdır. Onlardan sizleri nehyederim. [Ramuz]
İslam dini korunması gereken beş şeyden biri olan aklın korunmasına özellikle içkiyi yasaklayarak başlamıştır.

Allah’ın çeşitli nimetlerinden istifade etmekteyiz. Sayısız nimetler arasında birkaç maddenin haram olduğunu düşündüğümüz zaman, bu haram olanların da insanlığın sıhhat ve sağlığı için haram kılındığını rahatça anlayabiliriz.

İnsan sağlığına zararı, toplum hayatına verdiği ızdırabı dolayısıyla haram kılınan maddelerden biri de içkidir. Yıllardır lehine bir tek kelime dahi söylenmemiş olan içkinin yuvaları yıktığı, nesilleri bozduğu herkes tarafından bilinmektedir. Yüce Peygamberimizin her fenalığın anası olarak nitelendirdiği içkinin insanı dünya ve ahirette rezil rüsva ettiği bir gerçektir.

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (SAV) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalben buğz etsin, nefret etsin. Buna da imanın en zayıfıdır.”

Buradaki “el” den maksat, güç, kudret, yetki, emir ve kanun gibi manalara gelmektedir. Ve yapılan hareket, yanlış adım, “el” ile düzeltilmiştir.

Sonuç olarak şunu belirtelim ki; toplum inançlı, ruhen ve bedenen sıhhatli ve dinamik gençlerle ayakta durur. Fikren ve bedenen olgun bir nesil bir milletin en sağlam dayanağıdır. Beyni uyuşturulmuş, böylece enerji ve gençlik heyecanı, hizmet gayret ve azmini yitirmiş bir nesil ise o milletin yok edilmesi demektir.

Şu halde Aziz Müslümanlar!

Nefse uymaktan sakınalım. Allah’ın ve Peygamberin emirlerine uyalım. Emirleri ışığında dünyamıza renk katalım. İçki ve uyuşturucu gibi zararlı şeyleri kullanmamakla birlikte kullananları uyaralım. Kötülükten uzak, haramlardan arınmış tertemiz, örnek bir cemiyet oluşturalım.

VEHBİ AKŞİT

8 Eylül 2013 Pazar

Günün Hadis-i Şerif'i


31 Ağustos 2013 Cumartesi

NAMAZIN HİKMETLERİ


NAMAZIN HİKMETLERİ
     
     Dinimize göre imandan sonra Allah Teâlâ’ya karşı en önemli vazifemiz namazdır.  Namaz, sayısız lütuflarından dolayı Allah Teâlâ’ya şükran ve tazimlerimizi sunmak, kusurlarımızı affettirmek için kalbimiz, dilimiz ve bedenimizle birlikte yaptığımız bir ibadettir.

      Namaz öncelikle Allah Teâlâ emrettiği için eda edilir. Bununla birlikte bütün ibadetlerde olduğu gibi namazda da dinî ve dünyevî, mânevî, ahlâkî, sosyal, hatta bedensel nice fayda ve hikmetler vardır.

        Resûlullah’ın (s.a.v.) ifadesiyle dinin direği[1] olan namaz sıkıntılı zamanlarda sığınak,[2] sevinçli zamanlarda şükür makamıdır. Allah’ın mülkünde O’nun yarattığı bedenle, O’nun öğrettiği kelimelerle O’na yönelmek, Hak ile beraber olup selâmla yeniden halka dönmektir.
      Kur’an’da işaret buyurulduğuna göre hakkıyla kılınan namaz cimrilik hastalığının ilacı,[3] sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın itici gücüdür. Günde beş vakit namazımızda kırk kere “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz[4] diyerek Allah’a teslimiyet ve tevekkülümüzü ifade ederiz.  Namaz ruhu yüceltir, insanı cehennem azabından kurtarır, cennetlik kılar, ömrü bereketlendirir, yorgunluğu giderir. Hz. Peygamber (sav) namazın dinlendirici oluşuna işaret ederek “Ya Bilal! Kalk kaamet getir, namaz kılalım, rahatlayalım”[5] derdi.
      
     Psikoloji uzmanlarının bildirdiğine göre huşû ve ihlâsla namaz kılan kimsenin hayatı tazelenir, enerjisi artar, dinlenmiş olarak işine döner, daha başarılı ve daha verimli olur. Namaz öfkeyi dindirir, sıkıntıyı dağıtır, üzüntüyü giderir. Hz. Aişe (r.a) annemiz  “Rasulullah (sav) üzücü ve sıkıcı bir şey olduğunda hemen namaz kılardı”[6] diye bildirmiştir. Namaz bir eşitlik sembolüdür; müminleri kaynaştırır, birleştirir, gönüllerini Allah’a bağlar. Namaz kılınan evde, işyerinde hareket, canlılık, bereket, dirlik ve düzen olur.
      İhlâs ve huşû ile kılınan namaz insanı bir süre dünyadan ve dünya ile ilgili her şeyden uzaklaştırır. Huşû ile namaz kılmak, âyette buyurulduğu gibi,[7] kötülüklerden uzaklaştırır, iyiliklerle buluşturur, ahlâkı güzelleştirir, bizi sevilen ve sayılan bir insan kılar. Namaz kılan kişi güven kaynağıdır. Ailesine ve çevresine güzel örnektir.
          
      Maddi ve manevi hayatımızı düzene koyan, sayılamayacak kadar hikmetlerle donatılmış olan namazımızı aman ihmal etmeyelim!.. İki vakit arasında ruhlar namaz kılmakla temizlenir ve arınır. Gönüller Allah’ı anmakla huzura erer.[8]

      Yazımızı konu ile ilgili Hadis-i şerifler ile bitirelim; “Her kim abdestini güzelce alır, rukû ve huşuunu tamamlayarak Allah Teâlâ’nın farz kıldığı beş vakit namazı vaktinde kılarsa, Allah o kimseyi bağışlayacağına söz vermiştir. Böyle yapmayana Allah’ın teminatı yoktur. İsterse affeder isterse azap eder.”[9]

Kul, namaza durduğunda, bütün günahları getirilir, başı ve omuzları üzerine konulur, Rükû ve Secdeye gittikçe dökülür.[Camiüssağir, No.1184]

Suyun kiri giderdiği gibi, beş vakit namazda günahları yok eder." (Nesai, Salat 7)

"Her şeyin bir özü vardır. İmanın özü de namazdır." [Beyheki]
Kim namazı kılar, zekatı verir ve Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölürse,ona mağfiret etmek Allah üzerine bir hak olur.(Kütübü Sitte 4662)
“Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede duayı çok yapın.” (Müslim, Salât 215, (482);


Beş vakit namaz, birinizin kapısı önünden coşkun akan ve içinde her gün beş kez yıkandığı çaya (nehire) benzer. [Müslim, Mesacid, 284]
Dua rahmetin anahtarıdır. Abdest namazın anahtarıdır. Namaz da Cennetin anahtarıdır. [İbni Abbas]

Allah'a en sevimli amel, vaktinde kılınan namazdır. Sonra anne babaya iyilik, sonra da Allah yolunda cihad etmektir.[Camiü's Sağir, c1,196]




[1] Tirmizi, İman, 8
[2] Bakara, 2/153
[3] Meâric, 70/21–22
[4] Fatiha, 1/5
[5] Ebu Davud, Edeb, 78
[6] İmam-ı Ahmed, 1/206
[7] Ankebut 29/45
[8] Ra’d 16/28
[9] Ebu Davud, Salat, 9

24 Ağustos 2013 Cumartesi

MÜSLÜMAN'IN MÜSLÜMAN ÜZERİNDEKİ HAKKI: SELAMLAŞMAK


Peygamberimiz (s.a.s)’in haber verdiğine göre: Yüce Allah, Hz. Adem'i yarattığında ona şöyle seslendi:  “Ey Âdem! Git, şuradaki meleklere selâm ver! Selâmını nasıl alacaklarına dikkat et! Çünkü meleklerle aranızda geçecek olan bu selâmlaşma,  bundan sonra senin ve neslinin selâmlaşması olacaktır.” Bunun üzerine Hz. Âdem meleklere; ‘Es-Selâmü Aleyküm’ dedi. Onlar da; ‘Es-Selâmü aleyke ve Rahmetullâh’ diyerek karşılık verdiler.
[1]
Yüce dinimiz İslam, kardeşliğin devamını bazı prensiplere bağlamış, kardeşlerimize karşı bize birtakım hak ve sorumluluklar yüklemiştir. İşte bu hak ve sorumluluklarımızdan biri de Hz. Adem’den günümüze kadar uzanan selâmdır.[2]
Selâm saygının, sevginin ve kardeşliğin kapılarını açan bir anahtardır. Selâm gönülden dile, bireyden topluma, toplumdan insanlığa yansıyan barış dilidir. Paylaşmanın, kaynaşmanın, huzura ermenin, Allah’a sığınmanın adıdır selâm. Selâm, kardeşimize esenlik dilemek, onun hayrını istemektir; Ona olan dostluğumuzun güvencesidir. Bizler, “es-selâmü aleyküm” diyerek kardeşimize esenlik, güvenlik, rahmet ve bereket dileklerimizi dile getirmiş oluruz.
Mahallemizde, sokak ve caddelerde, otobüs duraklarında, işyerlerimizde, karşılaştığımız her insana, samimiyet ve tebessümle selâm vermek ne güzeldir! Ardından tatlı bir dille hâl ve hatır sormak, selâmımızı daha da güzelleştirir. Selâm veren kimse, lisân-ı hâl ile, “bana güvenebilirsin, benden emin olabilirsin, sana herhangi bir zararım dokunmaz” derken; selâmı alan da aynı şekilde karşılık vermiş olur.                         

Böylece, aralarında ülfet, muhabbet ve kardeşlik temelleri atılır. Rahmet Peygamberi (s.a.s), selâmın bu güçlü ve derin etkisini bakın ne de güzel dile getirmiştir: “İmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[3]

Tebessümle içten verilen selâm, kalbî bir yakınlığa vesile olur. Gönüller arasında köprüler kurar. Üzgün ve küskün kalplerde muhabbet çiçekleri açtırır. Katılaşmış kalpleri yumuşatır. Kırgınlıkların ve dargınlıkların ortadan kalkmasına yardımcı olur.
Selâmı vermek ve yaymak, Peygamberimizin sünnetine uymaktır. Selâm gibi muhteşem bir duâya karşılık vermek ise farzdır! Yüce Rabbimiz, Kerim Kitabı’nda bu gerçeği şöyle belirtir: “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin!”[4] Gönüller Sultanı (s.a.s) de, “İslam’ın en hayırlı davranışı hangisidir?” şeklindeki bir soruyu, “Yemek yedirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir.”[5] diye cevaplamış, böylece selâmın önemini vurgulamıştır.
Peygamberimiz (s.a.s)’in ifadeleriyle: tanıdığımız tanımadığımız herkese selâm vermek kardeşlik hakkıdır.[6] Yürüyenlerin oturanlara, küçüklerin büyüklere ve sayıca az olanların çok olanlara selâm vermesi, selâmın âdâbıdır.[7] Riyakârlık ve kibirden uzak bir şekilde, tebessüm eşliğinde ve gönülden selâm alıp-vermek, selâmlaşmada cimrilik göstermemek de selâmın ahlâkıdır.
Öyleyse kardeşlerim, birbirimize selam vermeyi ihmal etmeyelim. Çocuklarımız ve gençlerimize selâmı öğretelim. Selâmı aramızda yaygınlaştıralım. Selâm ile, sevgi ve kardeşlik bağlarımızı pekiştirelim. Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi ve esenliği hepimizin üzerine olsun.






[1] Buhârî, Enbiyâ, 2.
[2] Müslim, Selâm, 3.
[3] Müslim, İmân, 22.
[4] Nisâ, 4/86.
[5] Buhârî, İmân, 5.
[6] Tirmizî, İsti’zân, 11.
[7] Buhârî, İsti’zân, 4-5; Müslim, Selâm, 1.
               
                Hazırlayan: Dr. Yusuf ACAR
                Redaksiyon: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

23 Ağustos 2013 Cuma

DUA



YA RAB!

Ümmet-i Muhammede -sav- zulmeden zalimleri ıslah eyle. Islahları mümkün değilse EL-KAHHAR ism-i celilinle kahr-u perişan eyle...

Masumları katleden çocuk katillerini sen yaşatma Allah'ım!

Dünyanın muhtelif yerlerinde katliamlarda hayatını yitiren kardeşlerimize rahmet eyle! Yaralanan kardeşlerimize acil şifalar ihsan eyle!

Müslüman ülkelerin uyanmasını Kur’an’a sarılmasını ve yekvücut olmasını nasip eyle.

ALEM-İ İSLAMA BİRLİK OLMAYI NASİP EYLE. ORDULARIMIZI KARADA DENİZDE VE HAVADA MANSUR VE MUZAFFER EYLE.

Müslümanlar arasındaki kardeşlik ruhunu güçlendir, şeytanca yakılan fitne ateşlerini söndür!

Birbirinin derdiyle dertlenen Müslümanlardan eyle bizleri. Mısır’da, Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Arakan’da, Suriye’de, Çeçenistan’da, Afganistan’da, Burma’da ve daha ismini sayamadığımız diyarlarda “Rabbim Allah’tır dedikleri için dövülen, sövülen, tecavüz edilen, diri diri yakılan, esaret altında inleyen kardeşlerimize yardım eyle!

Ülkemizde de iç karışıklık meydana getirmek isteyen şer odaklarına ve terör gruplarına fırsat verme! Kan emici Terör örgütlerinin sonu eyle bu duamızı YA RAB! Anarşi çıkarıp kardeşi kardeşe düşman etmek isteyenleri sana havale ediyoruz.

Ezanlarımızı dindirtme! Bayraklarımızı indirtme YA İLAHİ! Habibinin sancağı altında birleşen ehl-i cennet gibi dünyada da birleştir ümmet-i Muhammedi.

Biz istemesini bilemiyoruz YA RAB! Habibin senden neyi istediyse onu istiyor sana hangi konuda sığındıysa o konuda senden yardım bekliyoruz!

Ümmetin halini ayan beyan gören sensin. Dindir YA RABBİ zulmü! Kan ağlayan masumlara ve biçarelere yardım eyle.

YA RAB! "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var" buyuruyorsun. Ellerimizi açtık sana yalvarıyoruz. Ne olur ellerimizi boş çevirme!

Âmin Âmin Âmin

17 Ağustos 2013 Cumartesi

YALAN'DAN SAKINMANIN ÖNEMİ

Yüce dinimiz İslam’ın yasak kıldığı büyük günahlardan birisi de yalandır. Yalan; bir menfaat elde etmek, yahut kabahati gizlemek, veyahut kötü niyetine muhatabını alet etmek için doğru olanı gizleyip kişinin bildiğinin aksini söylemesidir. İnsanlar arasındaki ilişkiler karşılıklı sevgi, saygı ve güven esasına dayanır.  Yalan ise bu güveni sarsan, dostluk bağlarını koparan, hatta düşmanlıklara kadar götüren en önemli bir sebeptir.

Yalana başvurmak insanın kendisine karşı dürüst olmadığını gösterir. Doğru diye bildiği bir şeye yanlıştır demek veya yanlış olan bir şeye de doğrudur demek insanın kalbiyle dili arasında birliği sağlayamaması demektir. Bu da samimiyetsizliğin göstergesi ve münafıklığın alâmetidir.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde münafıklığın alametlerini şöyle açıklamıştır:
“Münafıklığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman emanete hıyanet eder” ([i])
 
  Aziz Müslümanlar !

İnsan, yalan konuştukça ve yalanı benimsedikçe Allah (c.c.) katında yalancılardan yazılır.

Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Doğruluğu benimseyin -ondan ayrılmayın- zira doğruluk iyiliğe götürür, iyilik ise cennete götürür. Kişi doğru söyledikçe, Allah (c.c.) katında doğrulardan yazılır. Yalandan sakının, zira yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür.

 Kişi yalan söyleye söyleye, Allah (c.c.) katında yalancılardan yazılır” ([ii])

Yalan söylemek; kişinin öz güvenini, kendine saygısını, karşılıklı ilişkilerde güveni, aile içi ilişkilerde sadakati tahrip eden önemli bir etkendir.

Anne-baba yalan söylememek hususunda çocuklarına örnek olmalıdır. Sevgili Peygamberimiz (sav) çocukları yatıştırmak veya oyalamak için bile onlara yalan söylemenin günah olduğunu, bundan da sakınılması gerektiğini bildirmişlerdir.               

Nitekim,
Abdullah b.Amr (r.a) diyor ki:
“Peygamberimiz evimizde bulunduğu bir günde, annem, “yavrum gel, sana bir şey vereceğim” diye beni çağırdı. Peygamberimiz(s.a.v.) anneme:
 - Çocuğa ne vermek istedin? diye sordu.
 Annem:
 - Hurma vermek istedim, dedi. Bunun üzerine   Peygamberimiz (s.a.v.):
 - Eğer bir şey vermeseydin (de çocuğu böylece aldatsaydın) sana bir günah yazılırdı, buyurdu. ([iii])

Muhterem Mü’minler !

Evimizde, işyerimizde, çarşımızda, pazarımızda velhasıl hayatımızın her alanında yalandan uzak durmalıyız. Yalan söyleyen kişinin eninde sonunda gerçeğin ortaya çıkmasıyla zor durumda kalacağını, Allah dostlarının; gönül ehli insanların, Allah’a saygı duyan mü’minlerin, hayatlarını doğruluk üzerine bina ettiklerini unutmayalım.

Yüce Rabbimiz, Ahzap suresi 70 ve 71 inci ayeti kerimede ; “ Ey iman edenler ! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” buyurmaktadır.

Hutbemi Allah Resulü (sav) nün bir duası ile bitiriyorum: “Allah’ım kalbimi münafıklıktan, dilimi yalandan temizle” ([iv])

 Mahmut KUZUDİŞLİ
Sarıyer Merkez Cami İmamı




[i] Buharî İman,24
[ii] Buharî, Edeb,69
[iii] Ebû Davud, Edeb,88
[iv] İhya-i Ulûm-id-din C.6,S.329

23 Haziran 2013 Pazar

Berat Gecesinde Yıllık Kader Programı

Yıllık Kader Programı (Berat Gecesinde)

İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:

Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.

Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.

Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.

Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir.

Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.

Fahreddin er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir. 1

Berat Kandilinin "bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde" olması bu manalara dayanmaktadır. 2

Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:

Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.

1 Hülâsâtü'l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.

4 Haziran 2013 Salı

MİRAÇ GECESİ (5 HAZİRAN 2013 GECESİ)

Recep ayının 27. gecesi (05 Haziran 2013 Gecesi) mübarek Miraç Gecesidir.. Sevgili Peygamberimizin İsra ve Mirac mûcizesinin olduğu gecenin yıldönümüdür. O gece dinimizin temel esasları bize bildirilmiştir. Böyle bir gecede Allah’ın elçisi Cebrail tarafından Mekke’den alınıp Kudüs şehrindeki Mescid-i Aksa’ya götürülmüştür. 

Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:

“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)


Hadis-i Şerif'te Resulullah(a.s.m) o geceyi şöyle tarif eder;

Verilen Burak’a binip Beyt-ül-Makdis’e geldim. Onu, önceki Peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescide girip orada iki rekât namaz kılıp çıktım. Cebrail bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, yaratılışa uygun olanı seçtin, dedi. Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında, sen kimsin diye bir ses geldi. Ben Cebrail’im dedi. Yanındaki kim dendi. Muhammed aleyhisselam dedi. O, Peygamber olarak gönderildi mi dendi. Cebrail, evet dedi. Gök kapısı açıldı. Hazret-i Âdem ile karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. 2. semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa veYahya ile karşılaştım. Onlar da bana, merhaba diyerek dua ettiler. 3. semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hazret-i Yusuf’u gördüm. O da dua etti. 4. semayaçıktık. Aynı konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hazret-i İdris’i gördüm. O da dua etti. 5. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hazret-i Harun’u gördüm. O da dua etti. 6. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hazret-i Musa’yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. 7. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-mamura dayamış Hazret-i İbrahim’i gördüm. O da dua etti. Beyt-ül-Mamur’u gördüm. Sonra Cebrail beni Sidret-ül-Münteha’ya götürdü. Allah, günde elli vakit namaz farz kıldı. Hazret-i Musa’nın yanına gelip anlattım. (Rabbinden azaltmasını iste! Ümmetin buna güç yetiremez. Tecrübem var) dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim buyurdu ki: "Beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevab vardır. Böylece elli vakit namaz olur." [Müslim] 

Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden birisi de yukarı'da geçen “Miraç" olayının yaşamasıdır.

Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed, göklerden yeryüzüne dönerken Müslümanlara üç büyük hediye getirmiştir. Bunlar:

1- Beş vakit namazın o gece farz kılınması.

2- Bakara Sûresi’nin sonunda bulunan - ÂMEN- ERRASÛLÜ - ayetlerinin verilmesi.

3- İman ettikten sonra şirke düşmeden mü’min olarak ölenlerin Cennete gireceklerinin bildirilmesidir.


Bu Gece Oruç tutmalı, kaza namazları, kaza namazı borcu yoksa nafile namazlar kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, bol bol dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmeli, ilim ile meşgul olunmalıdır.

Oruç tutmak isteyenler 04 Haziran ÇARŞAMBA gecesi niyet edip, 5  Haziran Miraç Kandili'ne oruçlu girebilirler.

MİRAÇ İLE GELEN HEDİYELER



Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.

Mü'minler merak ediyorlar. “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık” derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.

Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.

Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.

Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.

Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, “Sen paşa oldun” dense ne kadar sevinir.


İSRA SÛRESİNDE BİLDİRİLEN İSLÂM DİNİNİN TEMEL ESASLARI

1- Hiç bir şeyi Allah’a ortak tanımayın.

2- Ana-babaya itaat ve hürmet edin.

3- Akrabaya, fakirlere ve yolculara yardım edin.

4- İsraftan ve cimrilikten sakının.

5- Çocuklarınızı öldürmeyin.

6- Zinaya yaklaşmayın.

7- Suçsuz ve haksız yere insan öldürmeyin.

8- Yetimlerin hakkını yemeyin ve onlara iyi muamele edin.

9- Verdiğiniz sözleri yerine getirin.

10- Ölçü ve tartıları doğru ve dürüst yapın.

11- Bilmediğiniz bir şeyin arkasına düşmeyin.

12- Yeryüzünde kibir ve gururlu olarak yürümeyin.

Peygamber efendimiz, Ümmihani’ye Mirac’ı söyleyince, (Aman kimseye anlatma, kimse inanmaz ve inananlar da vazgeçer) dedi. Peygamber efendimiz de, "Anlatmam lazım, inanmayacak olan sonra da vazgeçer, çürük taşlar üzerine bina olmaz, ayrılacak olan şimdiden ayrılsın, sağlamları kalsın" buyurdu. Akıl durdu, zaman durdu, her şey durdu, iman başladı. Peygamber efendimizin hiç yalan söylemediğini müşrikler de biliyordu. (Cenneti, Cehennemi gidip gören mi var) diyenler oluyor. Evet, var. Kim var? Hayatında hiç yalan söylememiş olan Muhammed aleyhisselam, Muhammed-ül Emin var...

26 Mayıs 2013 Pazar

Peygamber Efendimiz'in(a.s.m) Ehemmiyetli Bir Duası ve Duanın Analizi

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-aczi ve’l-keseli ve’l-cübni ve’l-heremi ve’l-buhl, ve eûzü bike min azâbi’l-kabr,  ve eûzü bike min fitneti’l-mahyâ ve’l-memât: Allahım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azâbından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.”
Müslim, Zikir 50. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 32; Nesâî, İstiâze 7
Diğer bir rivayete göre, “...ve dalai’d-deyni ve galebeti’r-ricâl: Borç altında ezilmekten ve zâlimlerin başa geçmesinden” buyurdu.
Nesâî, İstiâze 8. Ayrıca bk. Buhârî, Daavât 36
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in çeşitli istiâze yani Allah’a sığınma duaları vardır. Onun namazlardan sonra korkaklıktan, cimrilikten, erzel-i ömürden, dünya ve kabir fitnelerinden Allah’a sığındığını (bk. 1424), namazda tahiyyâtı bitirdikten sonra, cehennem ve kabir azaplarından, hayat, ölüm ve kör deccâlin fitnesinden sığınılmasını tavsiye buyurduğunu (bk. 1426), ayrıca tembellikten, insanı perişan eden yaşlılıktan ve yine cehennem ve kabir azaplarından Cenâb-ı Hakk’a sığındığını (bk. 1458) görmüştük. Bu hadiste ise zikredilenlerin bir kısmı ileâcizlikten Allah’a sığındığını görmekteyiz.
Âcizlik; özellikle bu hadiste, hayır ve iyilik yapamamak, yerine getirmek zorunda olduğu dinî ve dünyevî görevleri îfâ edememek anlamında kullanılmıştır. Namaz, oruç, zekât gibi Allah’a karşı görevlerini daha sonraki zamanlarda yapacağını ileri sürerek onları hep ihmal eden nice kimseler görülmektedir. Bu yanlış tutumu, ihmalden çok âcizlik kelimesi daha iyi ifade etmektedir.
 Tembellik, gücü kuvveti yerinde olduğu halde nefsinin telkinine boyun eğerek hayır ve iyilik yapmamak, Allah’a gerektiği şekilde kulluk etmemektir. 
Korkaklık, gevşekliği, tenseverliği yüzünden nefse ve şeytana karşı koyamama hali ve dolayısıyla bir kısım ilâhî emirleri yapamama durumudur. Allah, kendi yolunda cihadı emreder, fakat korkak adam bunu yapamaz. Allah, zâlim karşısında doğruyu savunmayı emreder, ama korkak bu emri yerine getiremez.
İhtiyarlık, insanın aklî melekelerini bir ölçüde yitirmesi sebebiyle iyice çocuklaşması, bildiklerini unutmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde bu hale erzel-i ömür denmektedir. İnsanın şuuru yerinde olarak yaşlanması o kadar mahzurlu değildir. Ama 1424 numaralı hadiste daha geniş bir şekilde anlatıldığı üzere buradaki ihtiyarlıktan maksat, insanın başkalarının eline avucuna bakması, onların yardımına muhtaç olması, bunaması, anlayışsız ve çekilmez bir hale gelmesidir.
Cimrilik, maddî durumu müsait olduğu halde elindeki imkânları Allah’ın istediği yerlere sarfedememektir. Kur'ân-ı Kerîm’de cimriliğin kötülüğü anlatılmakta, insanın harcaması gerektiği halde harcayamadığı şeylerin kıyamet gününde boynuna dolanacağı belirtilmektedir [Âl-i İmrân sûresi (3), 180].
Kabir azâbının bir adı da 1424 numaralı hadiste görüldüğü üzere kabir fitnesidir. Hem orada hem de 1426 numaralı hadiste kabir azâbı hakkında bilgi verilmiştir. İnsanın o daracık, karanlık ve ürperti veren yerde karşılaşması söz konusu olan bu işkenceden kurtulması ve kabrini Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirmesi mümkündür. Burada, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hadislerinin ışığında şu kadarını söyleyelim ki, koğuculuk yapmak ve üzerine idrar sıçratmak kabir azâbına sebep olan hallerden sadece ikisidir.
Hayat fitnesi, insanın yaşadığı sürece veya hayatının bir safhasında bizzat veya aile fertlerinden biri sebebiyle sıkıntı çekmesidir. Şüphesiz bunlar birer imtihan vesilesidir. Hayat fitnesi ise bunlara tahammül etmemek, hâşâ Cenâb-ı Hakk’a isyana yeltenmektir. Hayat denen emaneti Allah Teâlâ’nın istediği şekilde kullanmamak, ömrü günah bataklığında boşu boşuna tüketmek de bir hayat fitnesidir.  
Ölüm fitnesi, insanın henüz hayata gözlerini yummadan önce şeytanın onu imanından etmek için kurduğu tuzağa kapılmasıdır. Münker ve nekir meleklerinin kabirdeki imtihanı da ölüm fitnesi olarak kabul edilmiştir. Bu imtihanları Allah’ın yardımıyla atlatanlar düzlüğe çıkacaklardır. Kaybedenler ise kabir azâbıyla başlayan kötü bir maceraya atılacaklardır.
Borç altında ezilmek, insanın ağır bir borç altına girip de borcunu ödeyecek maddî imkâna sahip olmamasıdır. Alacaklının talebine müsbet cevap verememek tahammül edilmesi zor bir sıkıntıdır. Peygamber Efendimiz bize, ağır borç yükünden de Allah’a sığınmak gerektiğini öğretmektedir.
Zâlimlerin başa geçmesi ise kötü idarecilerin halkı ezmesi, onlara zulmetmesi demektir. Peygamber Efendimiz bu hali “galebetü’r-ricâl” diye ifade buyurmuştur. Halkın ezilip zulmedilmekten Allah’a sığındığı kadar, idareciliğe soyunan kimseler de zâlim bir yönetici olmaktan kaçınmalı ve bu hale düşmekten Allah’a sığınmalıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hadîs-i şerîfte sayılan hallerin hepsi insanın mânevî dünyasını yıkan birer kötülüktür.
2. Bu kötülüklerden Allah’a sığınmalıdır.

Kaynak: Riyazü's Salihin, Hadis No. 1477